Gökçe Er: Üstün His / Perfect Sense

14 Mart March - 14 Nisan April 2019

Uzak Yerler ve Yakın Şeyler

Emre Zeytinoğlu

 

1.

İşte bu benim alanım.

Aşağıda olduğuna bakma…

Yukarıdayım. (Gökçe Er)

 

Önce ne “yer” ne de “zaman” vardı. Bunların var olabilmesi için bir “şey”in algılanması gerekti. O algıladığımız “şey” bir boşluğa yerleştiğinde, biz oraya “yer” dedik. O “şey”in, o “yer”de hareket edişi ise “zaman”ı doğurdu.

Böylece kendimizi “şey”ler ile tanımlanan basit bir dünyada bulduk.

“Yer” ve “zaman” keşfedildiğinden itibaren, algılarımızı o “şey”lerden kurtaramıyorduk. Durduğumuz “yer”e dikkat kesilmemiz kaçınılmazdı. Bize “zaman”ı, o durduğumuz “yer”deki hallerimiz gösteriyordu çünkü… “Yer”den uzaklaşıp geri dönüyorduk ya da dönmemek üzere başka bir “yer”e yöneliyorduk. Bir şeyler yapıyor ya da hiçbir şey yapmıyorduk. Hiçbir şey yapmadığımızda da pek çok “şey” bize yaklaşıp uzaklaşıyordu ve tümünün kayıtlarını tutuyorduk. “Yer” ve “zaman” asla yok olmuyordu.

“Yer” değişiyordu, “zaman” akıyordu… Ve hep bunları izliyor, hep kayıt altına alıyorduk. Giderek her olup biten hakkında birtakım bilgiler edindik. “Şey”leri izlemekten öte, onların olası hareketlerini de tahmin edebilir hâle geldik, “yer”in ve “zaman”ın gerçekliklerini kavrar olduk.

Oysa tuttuğumuz kayıtlar çoğalıp bilgilerimiz geliştikçe, bir noktada tökezlediğimizi fark ettik. Umulmadık bir bilgiyle karşılaştık ve kendimize olan sonsuz güveni kaybettik. Bilgi, “şey”leri algıladıklarımızla ve kavrayabildiklerimizle sınırlı değildi. “Merkez”de olmadığımız açıktı. “Yer” dediğimiz, pek çok başka “yer” ile ilişki içindeydi. Bu “yer”ler, aralarındaki geçiş alanları ile birbirlerine sızabiliyorlardı. Hiçbiri tek başına “boşluk”ta salınmıyor, kendisini diğerinden kalın bir duvarla ayırmıyordu. “Şey”ler de öyleydi, algılarımızın ötesinde bazı sızmaların bilgilerini taşıyorlar ve bunları bizden ustaca saklayabiliyorlardı. Örneğin renkler, sesler, tatlar, kokular ve sıcaklar-soğuklar… Ayrı ayrı “şey”ler miydi?

Duyularımız, evrenin sonsuz akışını, birliğini kavrayamıyor, onu ancak kendi yetilerine indirgeyip tanımlıyordu. O halde şu “şey”ler, acaba gerçekte böyle miydi, yalnızca algıladığımızdan mı ibaretti? Soğukkanlı olmalı, hemen umutsuzluğa kapılmamalı, düşünmeye baştan başlanmalıydı.

Ortaya felsefe, bilim ve sanat çıktı. Bunların üçü de bize kavrayamadığımız evreni hatırlattığı kadar ve kavrayamadığımız “şey”lerin bilincini kurduğu kadar, bir yaratıcılık sağlıyordu. Öyle ki: “Akıl” denilen şey bir zaman sonra, “evreni kavrayamadığımızı kavrayan” bir niteliğe ulaştı. İnsan ise “kavrayamadığını kavrayan” ve böylece “akıllı” sayılan bir varlığa evrildi. Onun tanımı böyle bellendi. Henüz işin başlarında ortaya çıkan “en iyi bildiğim şey, hiçbir şey bilmediğimdir” tümcesinin, bir tevazudan çok, “evreni kavrayış” ile ilgili bir tümce olduğu kanısına ulaştık.

Kaos, gündemin başına oturmuştu. Evren düşünülüyordu. O düşünceler bilgiyi yükseltiliyordu. Ama duyularla kavranamayan “şey”lerden ve onların kaos ortamından elde edilen çıkarımlar doğru muydu? Onun için yeniden, kavranabilir doğaya, onun içindeki “şey”lerin sürüp giden düzenine bakmak gerekiyordu. Ve böylece insan, kavrayabildiği “şey”lerle, kavrayamadığı evren arasında bitmeyen bir yolculuğa başladı, hep “yer” ile “gök” arasında kaldı.

 

2.

...

Hepimiz birbirimize misafiriz.

Anlıyorum, görüyorum, biliyorum

ve tabii ki seviyorum!

Farklılıklar da bir arada okunur.

Başka bir bütün olsak. (Gökçe Er)

 

Pekiyi bu “yer” ile “gök” arasındaki insanın “kendisi” neydi? Evrenin bir parçası olan insan, “yer”e mi, yoksa “gök”e mi aitti? Bu sorunun yanıtını vermek zordu, ne “ruh”tan ne de “beden”den vaz geçilebiliyordu, ikisi de mutlaktı. Dolayısıyla, bu “yer” ile “gök” arasındaki insana, ayakları “yer”e basan dünyevi bir “varlık” olarak, yeni bir tanım bulmak gerekecekti.

“Ruh”un var olduğunu baştan beri öğrenmiştik, fakat onu duyularımızın erişebileceği bir yerde bulamıyorduk. “Beden”e ulaşmak ise kolaydı, işte karşımızda kılıktan kılığa giren ve bir sürü maske, süslü örtüler, muhteşem aksesuarlar, cezbedici sözler ve jestler ile kendisini ele vermek için uğraşıp didinen “şey” oydu. Aynı soru zihnimizi kurcalamayı sürdürüyordu: İnsan bunlardan hangisiydi? Ona “sonlu” olan ve süsler arasından seçebildiğimiz “beden”i mi yakıştırmalıydık, yoksa “sonsuz” olan “ruh”u mu?

Kadim bilgilerimiz, düşünmeye başlarken bize şunu önermekteydi: Kavrayamadığımız “şey”ler için, kavrayabildiğimiz “şey”lere müracaat etmeliyiz… Öyleyse “ruh”u anlamak, “beden”i izlemekle mümkün olabilecekti. “Beden” değişiyor, tavırdan tavıra geçiyor, bu geçişlerin gücünü de mutlak olan “ruh”tan alıyordu. Kavrayamadığımız bir güç, kavrayabildiğimiz biçimleri yaratmaktaydı. Başlangıçta “insan” denilen “şey”i böyle tanıdık.

Sonra da önümüze serilmiş bu yoldan ilerleyip “ruh”u ve “beden”i defalarca düşündük. Dedik ki: “Beden”in dışa vurduğu değişik haller, “öteki bedenler” ile kurduğu bir bağlantının eseridir… Genel olarak şöyle demek istiyorduk: Bir “özne”, “öteki özneler”den doğar… Evet, “ruh” saf bir potansiyel güçtür, ama “irade”yi harekete geçiren de “öteki özneler” olmalıdır.

Sonuçta ise “yer” ile “gök” arasındaki konumumuz aynı kaldı. Yine de şu vardı: “Yer” ile “gök” arasındaki yolculuğumuz, her zaman ayağımızı bastığımız bu yanı başımızdaki  “yer”de başladı ve orada bitti. “Ben” ve “sen” arasında ya da “öteki” olanlar arasında, kavrayamadığımız bazı “uzak yerler” ile algıladığımız o basit “yakın şeyler” arasında geçen, bir “insanlık” macerasıydı bu… Hepsi buydu.

 

 

Gökçe Er...

 

1982 yılında  Çorlu’da  doğan  Gökçe Er, lisans  eğitimini  Mimar  Sinan  Güzel  Sanatlar  Üniversitesi  Resim Bölümü’nde  birincilikle tamamladı. Yüksek lisans eğitiminin bir bölümünü İtalya’da, Accademia di Belle Arti di Bologna Resim Bölümü’nde bir bölümünü Mimar  Sinan  Güzel Sanatlar Üniversitesi Resim Bölümü’nde eş zamanlı olarak 2009 yılında tamamladı. Yurtdışında  Kore, Azerbeycan Makedonya, Bosna Hersek, Dubai, Avusturya, Moldova ve İtalya gibi farklı ülkelerde karma sergiler ve projelerde yer aldı. Çalışmaları  Siemens Sanat, İstanbul Modern Sanatlar Galerisi, Artsümer, Kasa galeri, Ars Aevi, CerModern, Büyükdere35, Fabrica del Vapore gibi kurumlarda sergilendi. Sanatçı, İstanbul’da yaşamakta ve çalışmaktadır.

Gökçe Er’ in istanbul’da yapmış olduğu dört kişisel serginin ardından, Ankara’daki ilk kişisel sergisi Üstün His – Perfect Sense Cermodern’de, 14 Mart -14 Nisan tarihleri arasında görülebilir.

 

hakkımızda

üyelik

hizmetler

iletişim

ziyaret

CerBlog

TR I

EN

Ziyaret

İletişim

Yönetim

DAHA FAZLASI